18 Haziran 2012 Pazartesi
VİŞNE
Çilek,erik,kiraz derken vişne zamanıda geldi. Saydığım meyveler gibi direkt yenen bir meyve olmasada , vişne sofralarımızdaki vazgeçilmez meyvelerden biridir. Özellikle reçel ve meyvesuyu olarak çok tüketilir.
Ben bugün sizinle iki tarif paylaşacağım. Birincisi vişneli kek. Donmuş vişne kullanıldığından her zaman yapmak mümkün.Bu keki yaparken , annemlerin bahçesinden toplayıp, dondurduğum vişnelerden kullanıyorum. Böylece vişne mevsimi geçsede , kekimi istediğim zaman yapma şansım oluyor. Tabii bahçeden toplama şansı olmayanlar için marketlerdeki donmuş vişnelerde her zaman emirlere amade.
Vişneli Kek ( Lezzet Dergisi)
Malzemeler ; ( 6-8 Kişilik)
250 gr dondurulmuş vişne
150 gr eritilmiş tereyağ ( İsteyen margarin kullanabilir ama ben tercih etmiyorum.)
1,5 su bardağı un
1 su bardağı pirinç unu
1 su bardağı toz şeker
1/2 su bardağı rende hindistan cevizi
3 yumurta
1 su bardağı yoğurt
1 paket kabartma tozu
1 paket vanilya
1 tutam tuz
1/2 su bardağı galeta unu ( Bu tarife benim eklemem.Ben vişneleri galeta unu ile unlamayı tercih ediyorum, kalanıda yağlanmış kalıbı unlamakda kullanıyorum.)
Fırını 170 C de ısıtın. Vişnelerin buzunu çözdürüp,suyunu süzün, varsa çekirdeklerini ayıklayın ve tek tek galeta ununa bulayın.
Diğer tarafta unu derin bir kaba alıp,pirinç unu,kabartma tozu,vanilya ve 1 tutam tuz ile harmanlayın. Tozşeker,rendelenmiş hindistan cevizi,yumurta,yağ ve yoğurdu ilave edip mikserle çırpın.
Hamurun yarısını, yağlanmış ve tercihen galeta unu ile unlanmış dikdörtgen bir kalıba dökün. Vişnelerin 3/4 lük kısmını hamurun üzerine yerleştirin. Kalan hamuruda döküp, üzerine vişnelerin kalan kısmını hafifçe elinizle bastırarak yerleştirin.Fırınınızın pişirme durumuna göre 45-55 dakika arasında pişirin. Biraz geç pişen bir kek olduğu için fırından çıkartmadan önce bir bıçak yardımıyla içinin pişip,pişmediğini mutlaka kontrol edin.
Afiyet olsun !
İkinci tarifim ise vişne likörü.Bu likörü ilk olarak bundan yaklaşık 9- 10 sene önce eltimde tatmıştım.O da bir komşusundan öğrenmişti.Sonra birlikte yaptık ve yapış o yapış. Bitmesine izin vermeden yapmaya ve isteyenlerle tarifini paylaşmaya devam ettim ve ediyorum. Kahvenin yanında ikram edebileceğiniz, ev yapımı lezzetli ve güzel renkli bir likör bu.
Vişne Likörü
Malzemeler :
2 kilo taze vişne
1 litre saf alkol ( Tekel bayilerinden temin edebilirsiniz.)
2 litre iyi su ( Ölçü için alkol şişesini kullanabilirsiniz.)
1 kg toz şeker ( Ben çok tatlı tercih etmediğim için 1/2 kg şeker kullanıyorum.)
1-2 çubuk tarçın
3-4 adet karanfil
1-2 adet kuru zencefil
1-2 adet kakule
1 adet muskat
1/2 su bardağı viski ( İsteğe bağlı)
Öncelikle vişneleri güzelce yıkayıp,saplarını ayıklayın.Çekirdekleri kalsın. Sonra derin ve büyük bir kapta alkol,su ve şekeri karıştırın.Şeker tamamen eriyinceye kadar karıştırmaya devam edin. Daha sonra temiz bir tülbentin içine yukarıdaki baharatları kırarak koyun ve ağzını sıkıca bağlayarak küçük bir çıkın yapın.
Vişneleri ağzı geniş bir cam kavanoza koyun ve üzerine alkol,su karışımını ekleyin. Yaptığınız baharat çıkınını da içine atın ve ağzını sıkıca kapatıp,karanlık ve serin bir yerde en az 35- 40 gün bekletin.Bu sürenin sonunda isterseniz viski ekleyip biraz karıştırın. Buz dolabında saklarsanız, kahvenin yanında soğuk soğuk ikram edebilirsiniz. Kadehin içine bir tane vişne tanesi atmayı unutmayın !
Keyifli sohbetlerinize , lezzet katmasını dilerim.
TAZE PATATES
Taze patatesler Mayıs ortasından bu yana manav ve pazarlardaki yerini aldı. Bende bu lezzetli patatesleri çok severim ve sık sık et,balık ve tavuk yemeklerimi hazırlarken destek olarak kullanırım. Aşağıda paylaştığım son derece basit bir tarif ama bir o kadarda lezzetli.
Malzemeler ;
Taze patates ( İhtiyacınız kadar)
Taze kekik
Sarımsak ( İstediğiniz kadar)
Zeytinyağı ( Tercihen sızma)
Tuz ( Tercihen deniz tuzu)
Taze öğütülmüş karabiber
Kırmızı pul biber ( İsteğe bağlı)
Öncelikle fırına uygun bir kap alın.İçine kenarlardan taşacak şekilde folyo kağıdı koyun.Folyoyu kopartıp, artı şeklinde olacak şekilde üstüne bir kat folyo daha koyun.Kabuklarını soyduğunuz ve güzelce yıkadığınız patatesleri bu iki kat folyonun ortasına koyun. Patateslerden büyük olanları ortadan bölerek,büyüklükleri eşitleyinki aynı kıvamda pişsinler.Bunların üzerine zeytinyağı gezdirin.Sarımsakları soyup, diş olarak ilave edin. Taze kekikleri,tuz,karabiber ve kullanıyorsanız pul biberi patateslerin üzerine serpiştirin. Folyoları ortada birleşitirip, ağzını iyice kapatın. Yaklaşık 35-40 dakika 200 C fırında pişirin.
Afiyet olsun!
14 Haziran 2012 Perşembe
WE NEED TO ACT
Sanırım başlığı okuyunca buda nereden çıktı dediniz. Yok yok herhangi bir hareket,protesto vs.ye başlamış değilim.Gerçi bugünlerde yaşadığımız dünyada karşı durmamız gereken şeyler arttıkça artıyor ama benim attığım başlığın bununla ilgisi yok.
Geçen hafta Cuma günü oğlumun okulunda sergiledikleri tiyatro oyununun ismi bu. Anlayacağınız üzere İngilizce bir oyundu. İşin en güzel tarafı ise bütün oyunun baştan sona çocuklar tarafından yazılıp,oynanması oldu.Tabii ki İngilizce öğretmenleride onları zor durumlarda yönlendirerek yardımcı oldular. Kostümleri bile , kumaşların satın alınması hariç kendileri dikip hazırladılar. İngiltere'den gelen müzik öğretmenlerinin bestelediği şarkılar eşliğinde , doğamızın kirletilmemesi için topluma mesaj veren harika bir müzikal oyun çıktı ortaya sonuç olarak. Repliklerini hiç şaşırmadan büyük bir düzen ve profesyonellik içerisinde bir saat boyunca bize keyifli ve neşeli anlar yaşattılar. Solo ve koro halinde söyledikleri şarkıların hepside harikaydı.
Hepsi ile gurur duyduk. Yaşasın Utopya İlköğretim Okulu çocukları ve öğretmenleri !
| Oğlum Erkin ( Hades), arkadaşları Ela ( Zeus) ve Alara ( Poseidon) |
13 Haziran 2012 Çarşamba
BİTEZ'in AZ ÖTESİ
Bir önceki yazımda bahsettiğim, geçen cumartesi yaşanan iş ve aş konularından sonra, pazar günümüz daha az iş ve daha çok gezme ile geçti. :)))
Bir senedir Turgutreis'te yaşama şansına sahip, şanslı bir arkadaşımızın zevkli ve renkli evinin avlusunda kahvelerimizi yudumladıktan sonra, yolumuzu Gümüşlük'e düşürdük. Bir yandan denizin mis gibi kokusunu içimize çekerken, bir yandan da kıyıdaki lokantaların bizi yaka paça masalarına oturtma ataklarını savuşturarak yürüdük ve kendi seçtiğimiz lokantada bir masaya konuşlandık. Buz gibi bira ve sıcacık bir sohbet eşliğinde bir süre bu güzel küçük beldede oturduktan sonra, Bodrum'a yollandık. Dönüş yolunda Gümüşlük sırtlarına her biri bir kara delik gibi konuşlanan villaları !!! görünce, bir kez daha üzüntü ile söylendiysekde, yapacak birşeyimiz olmadığı için işimize geri döndük.
Akşamüstü havaalanına gitmeden önce, bir kere daha deniz havası almak ve keyifli bir yemek yemek üzere Bargilya'ya uğradık. Güzel bir manzara,nefis yemekler ve harika sohbetler eşliğinde yediğimiz yemeğin ardından en kısa zamanda tekrar oralarda buluşmak üzere dostlarımız ve iş arkadaşlarımızla vedalaştık.
Bahsettiğim o güzel ve renkli avludan görüntüler
Güzelim Gümüşlük......
Bargilya'da huzur ve.......
ziyafet :)))))
Çiçeksiz olmazzzz....
12 Haziran 2012 Salı
BODRUM YARIMADASINDAKİ VAHA : BİTEZ
Aslında bu yazacaklarımdan önce yazmak istediğim şeyler vardı ama zamansızlıktan olamadı. Neyse ben taze taze bunları yazayım, diğerlerini de ayrıca paylaşacağım.
Geçtiğimiz haftasonu " iş için " Bodrum'daydım. Belki daha ileride detaylarından bahsedebileceğim, çok heyecan verici bir iş girişimimiz var. Cumartesi sabahından başlayarak, pek çok farklı özelliği olan kişilerle bir masada saatlerce toplantı yaptıktan ve çeşitli kararlar aldıktan sonra,yaz mevsimi için akşamüstü denebilecek bir saatte yemek yemeye gittik.
Bilenler biliyordur mutlaka ama sözüm bilmeyenlere. Gittiğimiz lokanta, deniz kıyısında falan değildi. Bitez'in kıyıdan uzak, yukarı tarafında, tozlu daracık bir köy yolunun üzerinde bu bahsettiğim yer. İsmi " Bağ Arası ". Lüks kavramının buraya hiç uğramadığıda kesin. Ama aradığınız lüks kavramının içerisinde lezzet, sağlık ve doğallık varsa işte burası tamda size göre. Sahipleri inanılmaz mütevazi ve oranın yerlisi olan insanlar. Tamamen kendi pişirdikleri ve yarattıkları yemekleri satıyorlar. Ben uzun zamandır bu kadar farklı çeşit mezeyi bir arada görmedim. Üstelik isteyen herkesle de tarifleri paylaşmaya hazır bir yüce gönüllülükleri var. Birazdan resimlerinide paylaşacağım bu yerin, doğru dürüst ne bir tabelası , ne de yol tarifi var. Ama her zamanki kural burada da geçerli. İyi bir şey yaptınızmı, nerede olsanız sizi buluyorlar.
Öyle çok kıyıda köşede diyerek, yanılıp şaşıp yer ayırtmadan giderseniz, bilinki hiç şansınız yok. Bütün masalar tıklım tıklım doluyor ve bir tane bile oturacak yer bulmak mümkün olmuyor. Benden söylemesi.
Benim favori mezelerim, rezene ile tatlandırılmış domates ve şarapta kavrulmuş pancar idi. Ayrıca kırmızı erik eşliğinde pişirlmiş bamya , maş fasulyesi ile hazırlanmış salata ve farklı bir şekilde pişirilmiş taze börülcede gözdelerim arasına yerleşmiş durumda. Birde burada resmi yok ama delice cinsi olduğunu tahmin ettiğim şahane yeşil zeyinleri var.
Aşağıdaki resimde, ön planda şarapta kavrulmuş pancar, arkasındaki tabakta zeytinyağlı kara lahana ve en arkada ise börülce görülmekte.
Bu gördüğünüz kuzu çöp şişin ise bir özelliği var. Çöpler sakız ağacından yapılma. Bu yüzden dişinizle eti sıyırdığınızda hafiften bir sakız kokusu ve tadıda ete karışıyor. Çok güzel bir uygulama olmuş.
Eğer, böyle ara sokaklarda kalmış, keşfedilmeyi bekleyen lezzetlere merakınız varsa ve yolunuz Bitez'e düşerse, " Bağ Arası" na gitmeyi ihmal etmeyin. Pişman olmayacaksınız !
5 Haziran 2012 Salı
5 Haziran Dünya Çevre Günü
Başlığı yazarken, bu yazıyı okuyacak bazı kişilerin yine mi dediğini duyar gibiyim. Evet, yine özel bir gün. Bence en özellerinden biri. Çünkü dünya bizim sandığımızdan ve gözlemlediğimizden çok daha hızlı kirleniyor. Gün geçmiyorki gazete haberlerinde nesli kaybolan bir hayvan veya suları çekildiği için artık var olmayan bir göl haberi okumayalım. Tabii bu haberler, çok büyük bir felaket boyutunda olmadıkça birinci sayfadan verilmiyor ama hepsini üst üste koyduğunuzda inanılmaz kötü bir görüntü çıkıyor karşımıza.
Ben boğazda büyüdüm. Çocukluğumda balık mevsimi geldiğinde, çeşit çeşit balıklarla dolardı balıkçı tezgahları. Hem taze, hem uygun fiyatlı balık yerdik.Şimdi nerede o günler. Aradan sanki yüzyıl geçmişde bütün herşey değişmiş gibi. Oysa çok değil 20-30 sene öncesine kadar balıkçıların ağları denizin niğmetleri ile dolup taşardı. Fakir fukaranın en çok yediği şeydi balık. Şimdilerde ise en lüks restaurantlarda seyirlik durumda özellikle bazı balıklar. Ağzımın tadı ile gerçek boyutunda ve lezzetinde bir lüfer yemeyeli en az 3-4 sene oluyor.Bence ızgara balık denince akla ilk gelen lezzetlerden biridir lüfer.Ama böyle giderse sadece doğa kitaplarındaki resimleri ile yetinecek gelecek nesiller.
Kendi çocuğumda dahil, büyük şehirlerde yaşayan çocuklar alabildiğine doğadan uzak büyüyorlar. Ne yedikleri ve çok sevdikleri patatesin nasıl yetiştiğinden haberleri var, ne de yanıbaşından geçtikleri mis kokulu çiçeğin ismini biliyorlar. Ya böceklerden çok korkuyorlar ya da acımasızca ezip geçiyorlar.Onlar için herşey kutuda,pakette,torbada yetişiyor gibi. Kutu süt, torbada donmuş yiyecekler,paketlenmiş türlü cazip ve bir o kadarda zararlı gofret, sakız vs. Doğa ile uyum içinde olmaları gerektiğinin, yoksa ileride çok kötü bir dünyada yaşamak durumunda kalabileceklerinin farkında bile değiller.
Yetişkinlerinde çocuklardan pek farkı yok. Bakıyorumda, çocuklarındaki obeziteyi, dikkat eksikliğini veya hiperaktiviteyi doğada iyileştirmeye çalışmak yerine, ilaçlardan, psikologlardan medet umuyorlar. Haftasonlarını büyük AVM lerde gezinip, abur cubur yiyerek, gereksiz alışverişler yaparak geçirmek yerine, çocukları ile kendilerine en yakın bir doğal alana gidip, yürüyüş yapsalar, kendi hazırladıkları sandöviçleri yeseler çok daha iyi hissedeceklerinin ve doğanın parçası varlıklar olduklarının çok daha fazla farkına varacaklarının bilincinde değiller. Ne yazıkki çok az aile bunu yapıyor ve sadece kendileri için fark yaratıyor.
Çağımızın vebası denilen kanser illetide hep bu doğal yaşamamanın, doğal beslenmemenin sonucunda ortaya çıktı. Kendimize zarar verdiğimiz yetmezmiş gibi türlü kimyasal atıkla doğayıda zehirliyoruz. Artık balıklar hatta bitkiler bile kanserli olabiliyorlar. Şöyle bir durup düşününce ne kadar korkunç olduğunun farkına varıyor insan.Artık çarşıdan pazardan alışveriş ederken, acaba aldığımız sebzeler , meyveler ne kadar sağlıklı diye düşünmemiz gerekiyor.Sağlıklı diye evinize taşıdığınız portakalın, suyunu sıkmaya kalktığınızda kabuklarının ellerinizi sapsarı boyadığını görmek, mutlaka ilaç kalıntısı kalmıştır diyerek iyice yıkanmış elmayı bile kabuğu ile ısıra ısıra yiyememek, uyanıkken kabus görmek gibi bir şey. Örnekleri çoğaltmak mümkün.Herkes kendi deneyimini yaşıyor.
Şimdilerde yeni yeni doğala dönüş, doğalı kullanma ve koruma hareketleri var.Umarım bu yenilikçi hareketler etki alanını çok daha fazla genişletirde , büyük şehirlerde yaşayan daha fazla insan doğanın bir parçası olmanın , aslında insan olmanın gereği olduğunun farkına varır. Zira bence, toplumuzdaki sevgi , saygı azalmasıda doğadan çok fazla uzaklaşılmasından kaynaklanıyor.
Keşke okullara ayrı bir doğa dersi konulsa. Bu derslere doğa gönüllüleride girerek çocuklarımızın daha güzel bir dünyada yaşamaları için doğa yoksunluklarını gidermeye yardımcı olsalar.Keşke çeşitli illerimize doğa müzeleri, doğa merkezleri açılsa. Aileler çocukları ile birlikte gidip, içinde yaşadıkları dünyanın aslında ne kadar çok mucize ile dolu olduğunun ve doğanın dengesini bozmanın ileride ne gibi bedeller ödemelerine sebep olacağını anlayacak bilgiler edinebilseler.Keşke her mahallede bulunan sağlık ocakları gibi, doğa merkezleri kurulabilse. Keşke.......
Bu keşkeler o kadar çokki. Yaz yaz bitmez. Zaten düşündüğümden çok daha uzun bir yazı oldu. Son olarak, bu bloğu ilk açtığımda tavsiye ettiğim bir kitabı , yeri geldiğini düşündüğüm için tekrar tavsiye etmek istiyorum. Adı " Doğadaki Son Çocuk " ( Last Child In The Woods) Yazarı .Richard Louv.
Özellikle bir ebeveyn iseniz, lütfen bu kitabı okuyun.
Hiçbir çocuk içeride kalmasın !!!!!!
4 Haziran 2012 Pazartesi
İTALYA ( BÖLÜM 3 )
" Benim için dünya yok Verona surları dışında,
Araf var,işkence,cehennem var yanlızca.
Buradan sürülmek demek,dünyadan sürülmektir,
Dünyadan sürülmek de ölümdür benim için.
"Sürgün" yanlış adıdır ölümün.
Ölüme sürgün demek,
Altın bir baltayla başımı kesmek,
Sonra da beni öldüren vuruşa gülümsemektir. "
Romeo ve Juliet / William Shakespeare
Evet, en güzelini en sona sakladım. Sizi bilmem ama ben güzel bir yemek yediğim zamanda böyle yaparım. Yemeğin en güzel yerini sona saklarım ve zevkini çıkartırım. Gerçi Verona, İtalya seyahatimizin tesadüfen son durağı idi ama bence aynı zamanda en güzel bölümüydü. Gezimizi çok güzel bir havada yapma şansımız oldu. Rehberimiz bizi önce şehrin tepesinde, hakim bir konumda bulunan kilisenin olduğu yere götürdü ve böylece bütün şehri panoromik olarak görme şansını elde ettik. Bence gerçekten büyüleyici bir şehir. Belki şaşıracaksınız ama kendimi en çok Verona'dayken İtalya'da hissettim. Her tarafından sanat,müzik ve tarih fışkıran, ortasından geçerek şehre canlılık ve güzellik katan Adige ırmağı sayesinde yeşili bol bir şehir Verona. Bir dönem Roma imparatorluğunada başkentlik yapmış bu şehir , aynı zamanda İtalyan edebiyatının babası sayılan, ünlü " İlahi Komedya " nın yazarı Dante'nin de hayatının bir bölümünü geçirdiği yer.
Aşağıya, şehre indikten sonra, şehrin kalbi sayılabilecek bölgeye yürüyerek ulaştık. 1 Mayıs tatil olduğundan ortalık çok kalabalıktı. Önce İtalya'nın 3. büyük arenası olan ve milattan önce 30 yılında yapılan yapının yanına ulaştık. Burası şimdilerde dışı aynen korunarak, içerisi ise restore edilerek pek çok ünlü şarkıcı ve gruba konser salonu görevi görüyor. Her yıl Mayıs başından , Eylül sonuna kadar şehir bu arenadaki konserler sayesinde müzikle dolup taşıyor. Konser hazırlığı olduğu için içerisini göremesekde , dışarıdan görüntüsüde yeterince etkileyici idi. Sonra yine kalabalığı yara yara yürümeye devam ederek, sağlı sollu lüks dükkanların arasından geçip ünlü Baharat Meydanı'na ulaştık. Burası 2000 yıldan bu yana pazar yeri olarak kullanılıyormuş. Hayalgücünüzü biraz çalıştırdığınızda, kendinizi herhangi bir yüzyılda hissetmenizi sağlayacak kadar eski binalarla çevrili bir meydan burası.Alışverişi serbest zamanımıza bırakarak yola devam ettik ve Signori Meydanı ( namı diğer Dante meydanı) na vardık. Burada Dante'nin büyük bir heykeli, karşısında ise temeli Roma taşlarının üzerinde yükselen Baro Binası vardı. İtalyanlar tarihi yıpratmadan ve yok etmeden kullanmayı ve sergilemeyi çok iyi biliyorlar. Bir kez daha ülkemizde yitip giden ve hiç önemsenmeyen onca değer için hayıflandım. :((( Neyse, buradan sonraki durağımız ise William Shakespear sayesinde dünyaya mal olmuş aşıklar Romeo ve Juliet'in evi idi. Romeo'nu evi son derece sakinken ve herhangi bir müze durumu söz konusu değilken, kız evinin önü ve avlusu tıklım tıklım insan kaynıyordu. Avluya girişte, yanlarda bulunan duvarlar aşıkların yıllar içinde yazdıkları mesajlarla dolup taşmış. Şu insanoğlu her yerde aynı :))" Ali , Ayşe'yi seviyor." benzeri binlerce mesaj, yüzlerce ayrı dilde tekrarlanıp duruyor. Dünya aşk üzerine dönüyor desem , abartmış olurmuyum sizce...
Orijinal adı ile " Casa di Guiletta " yı da görüp, balkonunda resim çektirenleri ve bahçedeki heykeline dokunarak medet umanları bir süre seyredip,resim çektikten sonra oradan ayrıldık.Artık sırada o güzel pazardan yapacağımız birkaç hatıra eşyası alışverişinden sonra, şöyle meydan ve arena manzaralı bir lokantada yemek yemek vardı. Tipik İtalyan lezzetlerinden bazılarını seçerek ve ne yazıkki şu anda ismini hatırlayamadığım , bu yöreye ait portakaldan yapılan hafif alkollü içeceklerimizi yudumlayarak,Verona'da kalan dakikalarımızın keyfini çıkarttık. Sonra da yine yürüyerek otobüsümüzün bizi beklediği yere vardık.
İçimden bu güzel şehire tekrar gelebilmeyi dileyerek, otobüse bindim ve İstanbul'a dönüş yolculuğumuz böylece başlamış oldu. İtalya'ya gitmeyi planlayan herkese, yollarını birkaç saatliğinede olsa, bu güzel şehire düşürecek bir planlama yapmalarını tavsiye ederim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





